>

DİĞER HABERLER

Bodrum Bodrum...

"...Geçen hafta ani bir kararla Bodrum’a gitmeye karar verdim. Zaten hayatımda neredeyse tüm kararlar ani kararlardır..." Deli Fişek'in yeni yazısını okumak için tıklayın...
 
   
 
 
     
Bodrum Bodrum...

Ne güzel uzun bir süre yazılarımı gayet düzenli yazmış ve özür dilemek zorunda kalmamıştım. Ama bu sefer değil yazı yazmak en yakın arkadaşlarımdan bile uzak kaldığım bir dönem oldu. Geçen hafta ani bir kararla Bodrum’a gitmeye karar verdim. Zaten hayatımda neredeyse tüm kararlar ani kararlardır, şöyle oturup plan yapayım falan yoktur, ha diyince gideceksin...Dolayısıyla hafta içi dağıtılan mavi boncuk sahiplerinden gelen telefonlar susmuyor ilk 2 gün. “Ee akşam buluşuyoruz değil mi?” “Öğlen nerde yiyoruz?”.....”Neee? Bodrum’da mısın? Allah cezanı versin!”, “Nee? Bodrum’da mısın? Biz bilgisayarın karşısında radyasyon alalım sen deniz kenarında bira iç. Kapatıyorum!!!” “Neee? İğğrençsin!” ve hatta bunu söyleyen de son dönemde tanıştırıldığım bir doktor oldu ki, yemeğe gidelim diye aramış. Yaşasın ben de artık “beni ne doktorlar istedi de gitmedim” diyebilen kadınlar arasına katıldım. Ne işim olur kardeşim doktorla? Daha doğrusu doktorun benimle? Sonra benim kanka aradı, kendisi epey bir süredir doktora sınavlarına hazırlanıyor. Eh herkes it kopuk olacak değil ya! Telefonu “ulannn ....” diye açınca arkasından bir sitem bombardımanı geleceğini hemen anladım ve taaruza geçtim. “Kızım iki iş arası takılalım dedik” “Nasıl yani sen gerçekten istifa mı ettin?” “Yahu ettim dedim ya, niye inanmıyorsunuz?” “Ne bilim kızım habire istifa ediyorsun, bunu da ciddiye almadık işte!!....”
Attık kendimizi Bitez’in içe sokulası, içinden çıkılmayası turkuaz rengi jöle kıvamındaki serin sularına! Aaahhhhhhh!!!!!! 8 saat boyunca bön bön denize baktığımız, kah gökyüzünün mavisine kah serin sularına daldığımız, 3 gece 4 günlük kısacık tatilimiz hemencecik bitiverdi. Ama bu kısacık zamanda, Mayıs sonunda Bodrum’a giden yerli turist olmanın avantajlarını yaşadık. Bir de iki kız olunca bu avantajlar, “ilk içkiler bedava” -yeter ki burada oturun- promosyonlarına kadar vardı. Gümüşlük’te, Türk kahvelerimiz çiçeklerle süslenmiş bir tepside sunulunca kendimizi Hawaii’de hissettik. Kimsenin masasına konmayan karanfil dolu vazolar bizim masamıza kondu. Sezonun açılmamış, ya da yeni yeni açılıyor olma sebebi ile konuşmaya (muhappete) aç olan esnafın yüzü bizimle güldü.

2 gün boyunca turuncu kocaman minderlerine gömüldüğümüz, O’Ye Restaurant’ın sempatik ve siyah ötesi ama asla yalaka olmayan garsonları İstanbul, Taksim’den olduğumuzu öğrenince, “Vayyy beee, İstanbul ha? Biz hiç görmedik İstanbul’u! Korkuyoruz, herkes uyarıyor, İstanbul tehlikeli diyor! Çok fazla kapkaç oluyormuş!” diyorlar. “Evet” diyoruz, “İstanbul tehlikeli, ama bir o kadar da güzel” “Vayyy beee!!!” diyor Bitlisli olan. Ama hareketler falan tam bir clubber! O kadar gömülüyoruz ki aynı minderlere, çocuklar en sonunda “bu minderleri size verelim, İstanbul’da bizi hatırlarsınız” diyor. “Hatta siz buraya yerleşin, biz şuraya bir tuvalet yaparız, yemek getirir götürürüz, rahat edersiniz” diyorlar. Bir süre sonra telefonlarımız da çalmıyor artık. Eski işten bir soru geliyor ama o da kabul edilebilir bir durum. Bir de toplam 3,5 sene çalıştığım Cine5’ten arayan bir arkadaşım son durumları anlatıyor. Uzak olsak da kopamıyoruz, takip ediyoruz yakınen.

Gazete okumanın, boş boş etrafa bakmanın, yayılıp hiçbirşey yapmadan oturmanın tadına doyasıya varıyoruz. Etrafta İrlanda aksanı ile konuşan İngilizlere bakıyorum uzuun uzun, bayılıyorum bunların konuşmalarına. Nasıl bir aile düzenleri var, beğeni ile izliyorum! O çocuklar nasıl söz dinliyor, bizim ailelerle karşılaştırıp hayretler içerisinde kalıyorum. Dur diyince duruyor, ye diyince yiyorlar. Bizim veletler gibi sürekli cırıldayıp, ağlamıyorlar, ailelerini peşlerinden ellerinde kaşıkla koşturmuyorlar. Ellerindeki muz kabuklarını yere fırlatmıyorlar. Hatta bu İngiliz aile yaklaşık 15 yaşındaki büyük çocuklarını tam bir “abi” gibi yetiştirmiş ve minnoş Elliot’ı onun ellerine teslim etmişler. Ben de onlara “vayy bee” diyorum içimden.

Koskoca Bodrum’da yaptığımız en büyük çılgınlık geceleri Mado’da dondurma ve pasta yemek oluyor. Deniz kenarı hariç, neredeyse hiç bira içmiyorum. Barlar bomboş...Dinleniyoruz, değişik bir tatil oluyor bu! Eh kolay değil, pazartesi günü yeni işime başlıyorum.

Tatilli günler dilerim...

Deli Fişek

Favorilerinize ekleyinAnasayfaya dönPaylaşın
cosmoturk önerisi
GÜNLÜK FALINIZ
HAVA DURUMU
Anket
Aşk mı, Para mı?
Aşk
Para
>