>

DİĞER HABERLER

İki çıkmaz sokağın önünde...

"...konuşmaların yaşam çizgime yön verdiğini yavaş yavaş hissetmeye başlamıştım...." Mürsel Sezen'in yeni yazısı...
 
   
 
 
     
İki çıkmaz sokağın önünde...

Çalışma saatlerimizin dışında kalan çay molalarında, küçük bir bahçesi ve plastik sandalyeleri olan büfeye gidip konuşurduk. Konuşmak istediklerimiz hep yarım kalırdı ya da zaten konuşacak kadar derin bir şeyler yaşamazdık.
Oysa anlatılacak o kadar çok şey vardı ki... Bu konuşmaların yaşam çizgime yön verdiğini yavaş yavaş hissetmeye başlamıştım. Bu konuşmalar yönlendiriyordu davranışlarımı... Üstelik senin davranışlarını da...

Üçüncü bir kişi belki bizden biraz daha bağımsız geliyordu yanımıza ama onun da bizim her sohbetimize dolaylı bir katılımı vardı. Bir kahkahası bölebilirdi gizlerimizi, saklamak istediklerimizi içimize gömebilirdi.
Şifrelerimiz bile vardı. Bir şeyi paylaşırken başkalarının anlayamayacağı, sadece bizim bildiğimiz şifrelerimiz sözcüklerimizi sakınmasak da anlamlarını sakındığımızı gösteriyordu.
Yarım bırakılıp içimize “gömüştürülmüş” şeylerin etkisiyle hep biraz yarım, hep biraz tatsızdık.

Hiç bu kadar özgür ve kendi başına bir alan olabilir mi? Her sözcüğün, her anın, her tesadüfün, hatta her kimyanın şekillendirdiği üç boyutlu bir alandı bu. Yaşamaktan ve paylaşmaktan söz ediyorum. Benim söylediğim bir söz senin yaşamında küçük bir patikaya sapıyordu, senin sözcüklerinse beni dilsizliğimin kuytularından biraz olsun çıkarıyordu.
Bezgindik.
İkimiz de...
Sen bazen mutluydun...
Bazen bulduğun bir anlamı, ertesi gün bulamıyordun.
Bense “hissizleştirilmiş” bir fanusun içinde sadece devinen bir Gregore Samsa’ydım. Gregore kadar her şeyin dışında, ayakları ters dönmüş ve çaresiz.

Onun bileklerini kesmekten huzur duyduğu kabusları, senin dibe batmaktan zevk alır bir yanın vardı. Benimse hissizliklerim... Bir yanı ile bir parkta çay içip, akşam sohbetlerini özlerken, bir tarafta içimize açılmış karanlık kuyuları, boşlukları; sözcüklerle, anlamlarla, sevişmelerle, aşklarla, kirlilikle, yaşanmışlıklarla doldurmaya çalışıyorduk.

Sonra gecenin ilerleyen saatlerinde... Hani hep eksik kalan birşeyler vardı dedim ya! Sohbetimizin ortasına biri gelmiş gibi yarım kaldı anlamlarımız. Ne o tamdı bedeniyle, ne ben sözcüklerimle onu kucaklayabildim. Uzağındaydık birbirimizin, aynı yatakta bir bedeni paylaşıyorken bile. Tenin tene uyumunu düşlüyor ve sandala binip bir kıyıdan açılıyormuşçasına günün kasvetinden sadece bedenimize uzanıyorduk.

Sonra, bekliyorum. (bekliyorsun)
Yemek yemek kadar kolayca çözemiyor(sun)um bedeni(ni)mi.
Çözmeye çalışsan bitmiyor mesela.
Sen “öteki”den bahsederken ben hep duyarsız kalıyorum ya...
İnan ki yalan. Uyumun ne olduğunu ve ne kadar nadir bulunduğunu biliyorum. Ama aklım fazla kirletilmiş.
Sen “yaşadıklarımdan pişman olmam çünkü nasıl istersen öyle düşünürsün, kirletmek istiyorsan kolay kirlenir” demiştin.
Ben galiba kolay kirletiyorum. Hatta...
Hep üstüne başına döken, kolları hep iki yana sarkık beceriksiz bir çocuk gibiyim çoğu zaman.
Ne beklediğini bilmiyorum diyorsun. Sen cevabının ne olacağını biliyor musun peki?

Devam edecek...

Mürsel Sezen
msezen@boyut.com.tr



Favorilerinize ekleyinAnasayfaya dönPaylaşın
cosmoturk önerisi
GÜNLÜK FALINIZ
HAVA DURUMU
Anket
Aşk mı, Para mı?
Aşk
Para
>