>

KÖŞE YAZILARI | ASLISIN

Kaybedilen

Pencereye doğru yürüdüm ve müziğin kaynağını gözlerimle aradım. (Aslı Temiz)
 
   
 
 
     

Dışarıda deli gibi rüzgar esiyor ve akordiyon çalan adamın güzel ezgisi, camdan içeri giriyor.

Pencereye doğru yürüdüm ve müziğin kaynağını gözlerimle aradım.
Her hafta bir kaç kez buralardan geçen, akordiyon çalan adam, birisiyle göz göze gelip, para almak hevesiyle bir yandan çalıyor, bir yandan da gözleriyle pencereleri kolaçan ediyor.

Müziğin etkisiyle çok uzaklara gittim. Akordiyonun sesi bana bunu hep yapıyor. Üç beş sene önce peşine takılıp, bambaşka bir ülkeye gittiğim adamı hatırladım. Giderken ne çok soru vardı, kafamda. Bir o kadar da heyecan, yüreğimde. Ama yaşadığım her aşk hikayesi gibi o da hüsranla bitmişti.

Güzel günler geçirmiştim, orada, yeni tanıdığım insanların yanında.
Her meslekten insanla arkadaşlık etmiştim. Ama kendime en yakın bulduklarım ressamlar olmuştu. Onların diğerlerine göre daha içlerine dönük, sakin halleri bana iyi geliyordu. Aradığım huzuru onların yanında buluyordum. Belki de benim karşıma çıkan ressamlar öyleydi, kimbilir?

Bu tanışmalarda, birlikteliklerde, canımı en çok sıkan şey, dünyanın kendi çevresinde döndüğünü düşünen insanların hiç susmadan konuşmalarına maruz kalmaktı. Bu yüzden, beynimi ütüleyecek bu tiplerden kendimi korumak için bulundukları ortamdan çabucak uzaklaşır, bir köşeye çekilirdim.

Sevdiğim adam neşeli, sosyal bir insandı. İnsanlarla birlikte olmayı sever, herkesle konuşacak bir şeyler bulurdu. Benim gibi köşelerde değil, başrolde olmayı severdi.
Zaten birbirimizden çok farklıydık; tarzımız, karakterlerimiz. Bizi bir arada tutan şey sadece aşktı.
O da tükenince, biz bitmiştik, işte.

O anda, beni hayata bağlayacak birisine ihtiyaç duyuyordum. O ise; dinlenecek liman aradığı bir dönemdeydi.
Denk gelmişti, ruhlarımız, eksik parçalarımız, zamanlamamız. Ben hayata bağlanmıştım, o da yorucu ilişkilerinden sonra huzura ermişti.

Beni uzaklara götüren akordiyoncunun yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığını fark edince; düşüncelerden sıyrılıp içeriye koştum ve cüzdanımdan para alıp, ona biraz önce fırından çıkardığım fındıklı kurabiyeler ile birlikte parayı, sepetle uzattım. Akordiyoncu adam şimdi daha bir şevkle çalıyordu, penceremin altında, sanki serenat yapıyordu bana "hatırla ey peri, o mes'ut geceyi"..

Pencereyi kapatıp, bilgisayarın başına geçtim. Uzun zamandır beklettiğim bir iş vardı. Elim gitmemişti bir türlü, ucunda para kazanmak olsa da; sevmediğim işi geciktirmekten, kendimi alamıyordum.

Düzenli maaş aldığım ve maddi açıdan çok rahat olduğum eski işimden de, bu yüzden ayrılmıştım.
Ailem bana hep, yapmam gerekenleri yapmayı öğretmişti. Otuz yaşına geldiğimde artık dayanamayacağımı anlamış ve yapmak istediklerimi yapmaya başlamıştım. Zorundalıkları hayatımdan çıkarmak, bir sürü beklentisi yüksek, çıkarcı, hesapçı insanın da uzaklaşmasını sağlamıştı. Onların birer birer gidişlerini, arkalarından bir sigara tüttürüp, akordiyon çalan adamı izlediğim gibi huzurla izlemiştim.

Artık, istediğim insanla görüşüyor, istediğim işleri yapıyor ve istediğim zaman çalışıyorum.
İçimde kalan bir şey yok, çünkü canım ne isterse onu yapıyorum.
Her zaman özenerek ama aynı zamanda başıma ne geleceğini bilmemekten ötürü, ürkerek baktığım o insanlardan biriyim, artık.

Peki mutlu muyum?
Buna hemen bir cevap veremem. Zaten böyle büyük sorulara cevap vermeden önce yutkunasım gelir, laf ağızdan bir kere çıkar, annemin hep dediği gibi.
İş konusunda dert ettiğim konuları hallettim ve hayatımın en önemli konusu gibi görünen bu sorun çözüldüğünde "her şey çok güzel olacak" şarkısını söylemeye devam ettim. Ama, şimdi bu şarkıyı inanarak söyleyemiyorum. Bir şey eksik sanki.

Hala eski sevgilimi özlüyorum sanmayın, kesinlikle hayır.

Ondan vazgeçeli çok oldu. Bana, artık seninle olmak istemiyorum, lütfen git buradan, dediği anda; aslında içten içe bu sonu hep beklediğimi anladım. Ağlamadım bile, neden diye de sormadım.
Aşk iki kişiliktir. Ne tek kişi doldurabilir içini ne de üç kişiye yer vardır, orada.

Toparlandım; orada edindiğim eşe dosta, kimseye bir şey söylemeden bir gün içinde Türkiye'ye geri döndüm.
Başka bir ülkeden gelir gibi değil de; iki sokak öteye, misafirliğe gitmiş gibi dönüvermiştim buraya, güzel İstanbul'a. Burası ait olduğum yerdi. Oraya hiç ait olmamıştım ki.
Ayrıldığım için neye üzülüp, neyi özleyecektim?

Sadece şu akordiyon çalan adam, içimde bir takım kırgınlıkları, sorulmamış soruları uyandırıyor. Ama onu da bir sigara yakıp, külüyle birlikte savuruyorum, rüzgarda.

Çok fazla arkadaşım kalmadı, bunun için de mutluyum.
Gel gör ki benim mutluluktan anladığım ne? Galiba bu soru aklımı karıştırıyor.

Durup, düşünüyorum...
Yapmaya çalıştığım iş için karaladığım satırların hepsini sildim ve boş boş ekrana bakmaya başladım.
Sanki ekrandan masaldaki gibi lamba cini çıkacak ve bir parmak hareketiyle beni yeniden mutlu edecek.

En son ne zaman eksiksiz mutlu olduğumu düşünmeye başladım. Çocukluk günleri geldi aklıma.
Ramazanda iftar saatine yakın, yeni pişmiş taze pidelerin kokusu geldi burnuma.
Mutluydum.
Haftalıklarımı hiç harcamadan biriktirip, 4 ay sonunda aldığım patenleri ayağımda hissettim.
Mutluydum.
Sokakta oynadıktan sonra annemin hazırladığı peynirli, maydanozlu sandviçin maydanozları dişlerime dolandı. Mutluydum.

O zaman bu kadar kolayken mutlu olmak, şimdi neyi arıyorum, ne bekliyorum?
Her isteğimi, gerçekleştirene kadar, eksikliğini kendime durmadan hatırlatıyorum.
Ona ulaştığımda ise mutlu olmak yerine, "tamam oldu, sırada dertlenecek ne var?" diye eksiklikler sarmalında dolanmaya devam ediyorum.

Bir an düşündüm; aşağıda akordiyon çalan adam, içimi sevinçle doldurmuştu. Fındıklı kurabiyelerin yanında içtiğim kahve de aynı etkiyi yaratmıştı.
Yani mutlu olmama hastalığına kapılmış değildim.

Sadece anlık mutluluklarla yetinme becerimi kaybetmiştim.


ASLISIN
YAZARA E-POSTA GÖNDER

 

Diğer yazıları liste halinde görmek için tıklayın >

Favorilerinize ekleyinAnasayfaya dönPaylaşın
cosmoturk önerisi
GÜNLÜK FALINIZ
HAVA DURUMU
Anket
Aşk mı, Para mı?
Aşk
Para
>