>

DİĞER HABERLER

Nasıl oluyor da olmuyor?

"Büyük İskender tam bir “olmamış film” örneği...." Can Anamur'un yeni yazısı...
 
   
 
 
     
Nasıl oluyor da olmuyor?

Büyük İskender tam bir “olmamış film” örneği.

Siz ne kadar para da dökseniz, Angelina’nın yanına Colin de katsanız, usta aktörlerden Anthony’yi de kandırsanız, acayip bir pazarlama saldırısıyla ortalığı ayağa da kaldırsanız, olmayınca olmuyor işte!

Aslında sinema genelde basit şeylere bağlı. Seyircinin hoşlanması, filme kendini kaptırması, kahramanla özdeşleşmesi, hikayede kendine yakın bir şeyler bulması... Ne kadar da basite indirdin, diyenler olacaktır. Olsun! Bazı komedi filmlerini ömür boyunca unutmuyoruz. Bazı romantik filmleri her seyredişimizde mendile sarılıyoruz. Bazı aksiyon filmlerini ezbere bilsek de yine aynı sahnelerde yerimizde duramıyoruz. Bir “Notting Hill” bir “Pretty Woman” ya da bir “Ghost” televizyonda oynarken evinizdeki tüm sesleri yok edin ve komşularınızı dinleyin. Şaşıracaksınız. Her daireden aynı ses geliyor, değil mi? Bazı filmler ellinci kez yayınlansalar bile yine seyrediliyor, yine seyircisine ulaşıyor.

Ama işte “Büyük İskender” tüm bunlardan fersah, fersah uzakta bir film. Siz seyirciye “tarih kitabı” gibi bir film sunarsanız o da sizden ilgisini esirger. Hangimiz lisede tarih dersini sevmişizdir ki! Büyük İskender, bir ders gibi başlıyor aynen bir ders gibi devam ediyor ve yine bir ders gibi de bitiyor. İskender şurada doğdu, şunu yaptı, şuraya saldırdı, şöyle de öldü… hani aşk, hani nefret, hani kan, hani gözyaşı? Eser yok. Ne İskender’e inanıyor, onun zaferleriyle mutlu oluyorsunuz, ne de annesi rolündeki Angelina Jolie’nin kötü kadın hallerine prim veriyorsunuz. İskender’in yakın arkadaşı Hephaiston rolünde Jared Leto sanki sadece “bir çift sürmeli göz”den ibaret. Val Kilmer’a ne demeli? Bizde vizyona çıkmayan filmi “Spartan”ı daha yeni dvd’den seyretmiş ve Hollywood’un yeterli özeni göstermediği yıldızlardan olduğu kanaatine bir kez daha varmıştık. Sen misin böyle düşünen? Al sana bir adet Philip rolü! Filmin başlarında, ilk kez Philip’i ekranda gördüğümde (hani bir hışım Olympias’ın odasına girer de yarı tecavüz yarı itişme tarzı bir şeyler yaşanır) içimden “Val abimizin başına bu da mı gelecekti” demekten kendimi alamadım.

Her aktöre cuk oturan bir rol vardır, değil mi? Hadi biraz İskender’den uzaklaşalım. Mesela Paz Vega… Hani şu yeni İspanyol dilberi diye sunulan hatun. Ne kadar güzel de olsa, ne kadar seksi de olsa, kostümlü roller gitmiyor hatuna. Günümüzde geçen bir filmde seyirciyi kendine hayran bırakan Vega, iş Carmen’e gelince eğreti duruyor. Çok şehirli, çok günümüzden bir yüzü var Vega’nın. Uzun etekler içinde, saçları belinde bir Carmen genç aktrise hiç mi hiç uymuyor. O yüzden de geçenlerde vizyona çıkan “Carmen” Vega’nın başarısız filmleri arasında yerini alıyor. Niye Vega’dan bahsettik? Çünkü aynı durum bizim filmde başka bir güzel hatunun başına geliyor.

Rosario Dawson’ı nasıl bilirdiniz? İsim yabancı mı geldi? Ufak bir hatırlatma, Spike Lee’nin ülkemizde çıkan son filmini düşünün: “25th Hour”. İşte bu filmde Edward Norton’un kız arkadaşını oynuyordu. Hani ilginç bir ismi vardı; Naturelle. Filmde ismi her duyan önce bir gülümsüyordu. Norton’ın canlandırdığı uyuşturucu satıcısı kendini kız arkadaşının ele verdiğinden şüpheleniyordu. İşte bu melez güzeli Dawson (kökenleri Puerto Rico, Küba, İrlanda ve Amerika yerlilerine uzanıyor) “Büyük İskender”de kimi canlandırıyor biliyor musunuz? İskender’in evlendiği Hintli kızı. Buyurun buradan yakın! Dawson bir Hintli. New York’da evinin önünde otururken keşfedilen, suratından New York akan, tam şehirli, tam modern görünüşlü Dawson tarihi bir filmde Hintli kız rolünde… Hadi canım!

Hadi son darbemize gelelim. Zamanında doğu ile batıyı birleştiren, bilenen dünyanın dörtte üçüne hükmeden Büyük İskender rolünde Colin Farrell. Ne dersiniz? Ben derim ki “Phone Booth”da izledim beğendim. New York’lu, kimsenin gözünün yaşına bakmayan, üçkağıtçı rolünde başarılıydı. Farrell’i, daha geçenlerde, vizyonda (Filmekimi’nde de oynamıştı, orada yakalayamamıştım) “Intermission”da izledim. Tam bir kötü adam, tam bir düzenbaz. Hele filmin açılış sahnesinde kasiyer kıza attığı yumruk. Film zaten bir şok sahneyle başlıyordu. Üzerinde paspal giysiler, kömür karası saçları karma karışık. Peki sevdiğimiz Farrell’imize bu filmde ne olmuş? Saçlar sarıya boyanmış. İğrenç olmuş! İğğğreeenç! Hani kızlar vardır, esmerin esmeri, ten desen zenciden bir gıdım açık, kaşlar Allah vergisi gür mü gür ve saçlarını platin sarısına boyatırlar. İşte aynı şey Colin’imizin başına gelmiş. Adama sarı saç ol-ma-mış. Ötesi var mı? Güçlü bir lider, yenilmez bir savaşçı olduğuna bir türlü inanamıyorsunuz. Eh işte, inanmayınca da filmin daha başlarında “aman canım bana ne” deyip filmden soğuyorsunuz.

Filmin tek yanlışı kast seçimi mi? Değil. “Gladiator”ü hatırlayın. Açılış sahnesini. Germenlerle Romalıların savaşıyla açılıyordu. Seyirciyi daha ilk dakikadan koltuğuna mıhlıyordu. Peki “Büyük İskender” ne yapıyor? İlk aksiyon sahnesi için 45-50 dakika bekletiyor. Ekranda büyük bir savaşçı var. Ama savaşması için neredeyse bir saat geçmesi gerekiyor.

Ya diyaloglar? Yer, yer bizim Karaoğlan filmlerini hatırlatmıyor değil hani!

Çok mu eleştirdim? Çok mu dilime hakim olamadım? Ama kendinizi benim yerime koyun. Güzel bir Cuma akşamı, hoş bir yemeğin ardından güzel bir sinema yapalım demişiz ve bu filmi seçmişiz. Güzel başlayan bir geceyi böylesine heba etmek bana çok koymuş olmalı. Mazur görün bu seferlik. Gelecek sefere Cuma filmimi daha iyi seçeceğim. Söz!

Can Anamur




Favorilerinize ekleyinAnasayfaya dönPaylaşın
cosmoturk önerisi
GÜNLÜK FALINIZ
HAVA DURUMU
Anket
Aşk mı, Para mı?
Aşk
Para
>