>

RÖPORTAJ

Metin Uca: "Korona Turkasını Kaleme Almak İstiyorum"

Sunucu ve Yazar Metin Uca’nın #evdekal günleri hayatının olağan seyrinde kültür aktiviteleri ve kendini sokaklara vuracağı özgür günlerin özlemiyle geçiyor.
 
   
 
 
     

Bir gününüz nasıl geçiyor?

Çok şahane geçiyor. Önce “case del yatak ormanları”ndan kalkıyor, uzun bir seyahat ile “mutfak cost”a doğru gidiyorum. Şahane kahvaltılar hazırlıyorum. Böylelikle yemek yapma maharetim, kabiliyetim, birkaç kat daha gelişti. Yani 125 nanometre boyundaki koronovirüsün zat-ı âlilerine teşekkür edilecek tek bir şey varsa, yarattığı acı insanın çaresizliğinin dışında, o da kendini tanıma, hayatı temize çekme ve bazı şeyleri yeniden fark etme ve değerini anlama konusundaki katkısı. Düşünsene 20 gün önce birbirimize sarılmak, aynı tabaktan yemek yemek omuz omuza şarkılar söylemek; şimdi aradığımız, özlediğimiz hasretlere dönüştü. Çok ciddi bir süreç yaşıyoruz. Bu süreç içerisinde büyük bir değişimi de beraberinde getiriyor. Evi fark ederek, kullandığım şeylerin esiri olmadan, zamanı akılcı kullanma konusunda yeni yöntemler geliştiriyorum. Zamanımın çoğu okumakla geçiyor. Çok iyi bir Netflix izleyicisi olarak kahvaltı sonrası ekran başına oturuyorum. Birkaç bir şey izledikten sonra yazı yazmaya başlıyorum. Bir kitap özellikle bu günleri anlatan, döneme de tanıklık ederken korona turkasının, bize özgü hallerinin altını çizen, yine acı taraflarından çok, yaşadığımız ilginçlikleri trajikomik bir üslupla anlatacak bir şeyler bulmaya çalışıyorum. Bu anlamda işim iki katı zor, ama bir bakıyorum akşamüzeri oluyor. Öğünümü ikiye indirdim. 59 yaşın risk grubu olduğunu bildiğim için evin içerisinde yürümek dışında bir şansım yok. Hiç çıkmamaya özen gösteriyorum. Sanal alışverişin dışında gidip elle seçmem gereken şeyler olduğunda sadece bir ya da iki kere dışarı çıktım. Onun dışında; özlemeyi öğrenmek adına, hayal kurmak adına, düşünmek adına çok zaman kalıyor. Ben de bundan dolayı pişman değilim. Dediğim gibi akşam saat on bir buçuk, on iki gibi yatıyorum. Hayat kendi rutini içerisinde, zamanı durdurup anlamak ve anlamlandırabilmek üzerine geçiyor.

Müzik, kitap, film önerileriniz nelerdir?

Ben o kadar çok kitap önerebilirim ki… Eski Türk filmlerini de yeniden dönüp izleme alışkanlığım var, çünkü bu boşluğu bulma şansı pek olmuyordu. “Devekuşu Kabare”nin bazı oyunlarını tekrar izliyorum. Çağan Irmak’ın birkaç filmini izledim. Arzu Film’in filmlerini seyrediyorum. Onun dışında Federico Fellini’nin “Sekiz Buçuk”unu da izledim. Pasolini’nin “Decameron Hikayeleri”ni de izledim. Çünkü 1400’lerde yazılmış yaniinsanların evine tıkıldığı veba salgınını anlatan, daha sonra Pasolini’nin kendisinin de rol aldığı bir sinema filmine dönüştürdüğü bir yapıt. Onu çok severek izledim. Çoğunlukla gönüllü oyuncularla çekilen bir film olmasına rağmen büyük keyif aldım. Şimdi daha çok yakın tarih okuyorum. Ama arada tabi Ataol Behramoğlu’nun “Toplu şiirler”ini de okuyorum. Nihat Behram’ın şiirlerini de okuyorum. Sophia Loren’in de kitaplarını okuyorum. Can Dündar’ın Deniz Gezmiş’in hayatını anlatan kitabını okuyorum. Bir yerde takılıp kalmıyorum. Aklım nereye eserse gidip oraya bakıyorum. Ama işte kimi zaman kilim motifleri kitabından bir şey bulmam gerekiyor, kimi zaman da Hakkari tarihi ile ilgili bir şeye bakmam gerekiyor. O yüzden kitapların hepsi elimin altında. Şunu okuyayım diye seçmiyorum. Ama oturup da ciddi ciddi okuduğun kitap ne diye sorulacak olursa 5 Netflix dizisini bir arada izleyip, 4 kitabı bir arada okuyan bir adam olarak; “Tıbbın Öyküsü” derdim şu aralar. Eski zamanı ve o günden bugüne gelen salgınları anlamak için…

Yine 1980’lerden günümüze acaba müzikli bir öykü anlatmak istesem nerelerde dururdum, neler öne çıkardıya bakıyorum. Bu konuyla ilgili kitaplara bakıyorum. Tarih kitaplarına bakıyorum. İlginç tarihi detaylar var. Zaten tarihle ilgili bir oyun oynuyordum, onu renklendirecek unsurlar bulmaya çalışıyorum. İnsanların yenilmeyeceğini, umudunu kaybetmemesi gerektiğini ve hiçbir şeyin hiçbir zaman bitmediğini gösteren, dip diye bir şey varsa da oraya oturulduktan sonra mutlaka yukarıya doğru gidildiğini anlatan şeylerin peşindeyim. Hatta şu kadarını söyleyebilirim ki; bırakın insanlık tarihini, üç kurban bayramı öncesi korkulan boğa Ferdinand’ın hayatına bakmak bile umut öyküsü benim için. Ferdinand öyküsünü bile dönüp okuyabiliyorum. Anlık durumlar ve gelişmeler bana dönüp bazı şeyleri yeniden okumamı gerektiriyor. Böyle söyleyebilirim.

Sevdiğiniz bir yemek tarifini bizimle paylaşabilir misiniz?

Glutensiz deniz ürünlü makarna da paylaşabilirim, çok severek yaptığım kabak dolmasını da… Ama benim için en değerli şey, en kolay gibi gözüküp, en zor yapılan kapuska… Kapuska bence lahanayı hayatımıza dolma ve benzerleri olmadan sokabilecek en güzel yemektir. Tabi eğer yağını ve acısını dengelerseniz… Mücver yapmayı çok severim. Kendim yemek yapmayı tercih ediyorum. Denemeyi seviyorum. Paylaşacağım tüm lezzetler bu zengin mutfağın zeytinyağlılar tarafından geliyor. Brüksel lahanasının içerisine öyle bir şey koyuyorum ki, bir acı ya da başka yeni şeyler deneyerek farklı lezzetlerin ortaya çıkacağını biliyorum. Bence tarifte yazanı birebir uygulamaktan ziyade o tarife kendinizden bir şey katmak daha anlamlı. Antakya, Gaziantep mutfağını çok özledim. Bu süreç biter bitmez ilk yapılacaklar listemde bu lezzetlerin yapıldığı yerlerde bulunmak da var.

Bu süreçten sonra ilk yapmak istediğiniz şey nedir? Nereye gitmek ne yapmak istersiniz?

İlk olarak İstanbul sokaklarında özgürce dolaşayım bana yeter. Şu anda, yaklaşık 20 gündür dışarıya çıkmadığım için, bunu yaşadığım kente olan bir özlem olarak değerlendiriyorum. Çünkü hakikaten öyle yaşıyorum. O kadar çok şeyi özlüyorum ki. Bu kimi zaman yemek adına düşündüğümde buharda pişmiş Alaska Yengeç Bacağı oluyor, kimi zaman da Kuzu Kafes… Vasabi soslu çok iyi bir Sushi’yi de özlüyorum. Asıl Çin Mutfağı’nı özlüyorum. Çünkü sanıldığı gibi Çin Mutfağı sadece yarasa yenilen ya da herkesin köpek eti peşinde koşturduğu bir mutfak değil. Çok ciddi, köklü bir kültür. Doğal olarak zengin bir yelpazesi var. Bu yüzden, iyi bir Çin sofrasını özlediğimi söyleyebilirim. Tamı bunu söylerken bazılarının tüyleri diken diken oluyor. Hatta ben, tatlı-ekşi soslu dana etini evde de yapıyorum ve avakado ile üzerine özel bir sos da ilave ediyorum.

Kendinizle baş başa kaldığınız bu süreç size nasıl bir katkı sağladı?


Şöyle bir şey söyleyeceğim; bu benim için yeni bir süreç değil. Ben yıllardır böyle yaşıyorum. Merkezde ben varım. Tek başınayım. Hayatımı renklendiren güzelleştiren bazı unsurlar ve insanlar şu anda yanımda olamıyorlar ya da ben onların yanında olamıyorum. O yüzden benim için çok büyük bir değişiklik olmadı. Sadece kapalı bir mekanda bitirmem, yapmam gerekenleri bir sıraya koyma şansı yakaladım.

En çok neye özlem duyuyorsunuz?


Sevdiğim insanlarla sohbete, güzel dost sofralarına ve şu anda büyük acı yaşadığını bildiğim, kendime en yakın hissettiğim ülke olan İtalya’nın, özellikle güneyindeki sokaklarında sağlıkla, tüm ülke insanlarıyla omuz omuza dolaşmayı özledim. Kendi topraklarımdaki özlemlerimi zaten dile getirmiştim.
 

Röportaj: MAG

Etiketler: Metin Uca, Röportaj, MAG
Favorilerinize ekleyinAnasayfaya dönPaylaşın

DİĞER HABERLER

cosmoturk önerisi
GÜNLÜK FALINIZ
HAVA DURUMU
Anket
Aşk mı, Para mı?
Aşk
Para
>